2012 Oscar
Sık Kullanılanlara Ekle Hertaraf'ı bloguna ekle

OYA BAYDAR:Çöplüğün Generali

October 10, 2009 ⋅ ⋅ Söyleşiyorum yok ⋅ ⋅ 1,355 views
OYA BAYDAR:Çöplüğün Generali

O, toplumun sağır ve dilsizliğini yüklenmiş bir general. Çelimsiz bedenine inat apoletleri hâlâ parlak olan bu general bildiklerimize hiç mi hiç benzemiyor

oya3Cesetler, mermiler, çöp çocuklar ve el bombaları ile çöplüğe dönmüş bir ülke burası. “Unutmak” sanki en büyük erdemlerin başında geliyor. O gün orada ne olduğunu kimse hatırlamıyor. Üç Maymun Virüsü’ne yenik düşmüş herkes. İşte şimdi tüm o unutmuşluklara, hatırlamayı reddedişlere inat gözümüzü, kulağımızı açıp o ülkeye çeviriyoruz gözlerimizi…
Romanı sert, duruşu da bir o kadar kararlı olan Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali adlı kitabı Can Yayınları tarafından yayımlandı. Baydar, 2007 yılında Kayıp Söz adlı romanıyla insan ve vicdanla buluşmuştu. Normalde daha uzun aralıklarla kitaplarını okuyabildiğimiz Baydar, bu sefer bir sürpriz yaptı ve kısa zamanda yeni romanı ve kahramanlarıyla tanıştırdı bizleri. Politika, bilim, ordu ve sivillerin dünyası, toplumsal bellek, unutmak-hatırlamak konuları üzerinden kurgulanan Çöplüğün Generali, arka kapak yazısında da belirtildiği gibi hayalî bir ülkede geçiyor ama aslında bir o kadar da tanıdık, içimizden, içinde olduğumuz bir ülke. Evet, orası aslında burası.
O kadar gerçek ve gerçekliği kadar da acı. Peki acı olan ne? Aslında mesele tam da bu. Farkında olmadığımız -ya da olduğumuz ama umursamadığımız- unuttuğumuz, hatırlamayı reddettiğimiz sevgili toplumsal belleğimiz, yüzleşmeye yüzleşmeye tarihimize karşı yüzsüzleşmemiz ve çöplüğümüz. “Belki de hepimiz, herşeyi seziyoruz, biliyoruz. Ama gözümüzü, kulağımızı, kapatıyoruz. Görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. Ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz” satırları aslında her şeyin çok kısa, bir o kadar da net olan özeti. Roman boyunca okurun başına mermiler, el bombaları yağıyor, parklar patlıyor, belgeler CD’ler çalınıyor. Evet bunlar zaten neredeyse her gün dinlediğimiz duyduğumuz şeyler. Etrafımızı saran “çöp”ler. Generallerin bu kadar gündemde olduğu bir dönemde  mermilerin, silahların, bombaların çöplüğünde bir çocuk. Çöpleri karıştırırken bidondaki bomba patlayınca bir bacağını kaybetmiş, yüzünün yarısı yanmış, çelimsiz, sağır-dilsiz bir çocuk ve diğer çöp çocuklar. Toplumun sağır dilsizliğini yüklenmiş olan bu çocuk aslında o çöplük ülkesinin generali. Apoletleri hâlâ parlak, unutmayan, unutmaya direnen; tarihin kesintisizliğini ve toplumsal belleğin yeniden kazanabilmesini sağlayacak son tanık. Bu generalin ve onun çöplüğünün “romandaki yaratıcısı” olan Oya Baydar’la geçtiğimiz günlerde son kitabı hakkında konuşurken, “Romanı yazarken kafama mermiler, bombalar yağdı” demişti. Aynı etkiyi benim gibi okurların da hissedeceğine eminim. Roman aynı zamanda toplumsal belleğimize de bir çimdik atıyor. Oya Baydar’la son romanı Çöplüğün Generali’ni, yitirdiğimiz toplumsal belleğimizi, Üç Maymun Virüsü’nü ve Türk romanının son dönemlerini konuştuk ve bir kez daha hatırladık unutmamız gerektiğini…

İlk romanınız Allah Çocukları Unuttu’dan Çöplüğün Generali’ne uzanan uzun yolu kısaca nasıl özetleyebilirsiniz?
İlk romanımı 17 yaşında yazmıştım, o zaman Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştı. Sözünü ettiğiniz Allah çocukları Unuttu, galiba 1960’ta yayınlandı, onu  Savaş çağı Umut Çağı izledi, yanlış hatırlamıyorsam 1962’de olmalı. Bunlar gençlik romanlarıydı. Sonra Türkiye’de sosyalizmin ve siyasal hareketliliğin yükseldiği yıllar geldi. Dalgalara karşı durmak ne mümkün! Kuşağımdakilerin çoğu gibi ben de boylu boyunca atladım denizin ortasına. Bir yandan da üniversitede asistanlık… Bizler; 60’ların gençleri savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya kurmak için, “güneşi fethetmek için” yola çıkmıştık, kendimizi öyle görüyorduk. Artık hayatım başka bir mecrada akmaya başlamıştı. Romancılık hevesim 60’ların ortasına gelmeden sona erdi böylece. Edebiyata 30 yıl sonra döndüm. Sait Faik gibi “yazmasaydım çıldıracaktım” diyerek. Sosyalist sistem çökmüş, duvar yıkılmış, yıkıntıların altında kalmıştık. Üstelik 12 Eylül darbesi sonrasında yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştım, sürgündeydim. 1991’de yayınlanan Elveda Alyoşa anlatıları o günlerin ürünüdür. Sonra arkası hep roman olarak geldi. Kedi Mektupları, Hiçbiryer’e Dönüş, Sıcak Külleri Kaldı, Erguvan Kapısı, Kayıp Söz ve son olarak Çöplüğün Generali.

Peki, Çöplüğün Generali’ni yazma süreci nasıl gelişti?
Başka bir romana başlamaya çalışıyordum, ama birden sıkıldım, tıpkı Çöplüğün Generali’ndeki yazar gibi. Hayır, dedim kendi kendime; yazmak istediğim tek şey, insanların çevrelerinde olup bitenler karşısındaki aymazlıkları, geçmişte yaşananlar karşısındaki vurdumduymazlıkları, üç maymun haline rıza göstermeleri. Topraklardan, denizlerden, çöplüklerden, tarlalardan fışkıran patlayıcılar, kazılan ceset kuyuları, arkamızdan çevrilen dolaplar, bütün bir toplumun, hepimizin kaderine hükmetmeye niyetli birtakım muktedirler… Ve bunlar karşısında gözlerini kulaklarını kapamış; rahatlığı bilmemekte, duymamakta, hatta gözleri önünde olanlara inanmamakta bulan insanlar. Yazmak istediğim temaya bu tablodan daha iyi malzeme bulunamazdı.

 Romandaki kahramanlarınızı zihninizde nasıl kurguladınız diye soracağım ama karakterlerin ve olayların hepsi aslında çok tanıdık. Sanki her gün medyada, sokakta gördüğümüz, duyduğumuz şeyler…
oya2Evet, bir bakıma bizim insanlarımız, ama yerel çizgilerden soyutladınız mı onlar her yerde, bütün toplumlarda varlar. Bu yüzden de kahramanlarımın hiçbirinin adı yok. Müdür, Oğlunu Arayan Köpekli Ana, Komutan, Yazar, Unutmak İsteyen Adam, vb… onların adı. Bu anlamda Çöplüğün Generali’nin zaman ve mekândan bağımsız alegorik bir anlatı olduğunu söyleyebiliriz.

Cesetler, mermiler, çöp çocuklar, şehitler, kayıplar, el bombaları… Çöplüğün Generali için bugünün romanı diyebilir miyiz?
Yüzeysel bir okumayla yetinirsek, evet, bugünün romanı. Ama bence bu çok eksik bir okuma olur. Ana teması toplumsal hafızanın yitirilmesi, unutmak, daha doğrusu unutturulmak olan bir metin bu. Çeşitli okumalara elverişli olduğunu söyleyebilirim. Sadece üst okumayla yetinilmesi ve bunun üzerinden yargı geliştirilmesi kitaba haksızlık olur. Üstelik de, epeyce güvendiğim edebi yanını, roman kurgusunu falan gölgeler. Yine de belli çevrelerden okurlar hesaba katıldığında kaçınılmaz bir yazgı bu galiba. Daha şimdiden e-posta yoluyla yayıncıma gelen bir iletide, “Bari romanı Savcı Öz’e ver de Ergenekon davasının delilleri arasına iddianameye koysun, ama iyi para al, ucuza gitme” türünden şeyler yazılabiliyor. 

Sizce biz belleği kayıp bir toplum muyuz yoksa hatırlamayı mı reddediyoruz?
İkisi birbirinin içinde gelişir zaten. Bu sadece bize özgü bir durum değil. İktidar odakları her yerde ve her zaman, toplumun olup bitenlerin farkında olmasından, bilmesinden, hatırlamasından rahatızlık duyarlar. Demokrasi geleneği köklü olan toplumlarda muktedirlerin halkın bilincini köreltme, farkındalık geliştirmesini engelleme, tarihi unutturma  böylece sorgulama ve yüzleşme yollarını kapama hamleleri daha yumuşak ve bir ölçüde de başarısız olur. Bizim gibi toplumlarda ise muktedirlerin iktidarlarını korumak için başvurmayacakları yöntem yoktur. Hani insanın, son zamanlarda olup bitenlere bakıp da, “şekil 1’de görüldüğü gibi” diyeceği geliyor. Kültürel geleneğimiz tarihsel belleği geliştirmeye değil iğdiş etmeye yatkındır. Bunda göçebe kültürünün olduğu kadar fetih kültürünün de payı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, tam da söylediğiniz gibi, hatırlamayı reddettiğimiz de bir gerçek. Hatırlamak çoğu zaman acı verir, yüzleşmek bizi kendi hatalarımızla, suçlarımızla karşı karşıya getirir. İnsan da toplum da kaçar bundan.

Peki ya Üç Maymun Virüsü?
 Üç Maymun Virüsü bir metafor. Dünyanın virüslerle başı dertte olduğu bir çağda, kitaptaki adıyla Üç Maymun Virüsü (H1M3) X zamanda gerçekleşmiş büyük patlamanın nedenlerinin ve koşullarının unutturulması için Merkez tarafından geliştirilmiş ve herkese bulaştırılmıştır. Sadece belli bir süre ve belli olaylarla ilgili kısmi amnezi yaratan bir virüstür bu. Bazen, yaşadığımız olaylar karşısında bu toplumun böyle bir virüs saldırısına uğramış olduğunu düşünüyorum.
 
Mühendis’le Yaşlı  Adam karakterlerinizin olduğu bölümde romanın kahramanlarından Yazar, notunda; “Olan bitenler onlara olağan geliyor, çünkü olağanlaştı, olağanlaştırıldı” diyor. Sizce en tehlikeli olan  farkında olmamak mı yoksa bilip de susmak mı?
Bilip de susmak hem daha tehlikeli hem de ahlaki bir zaaftır bence.

Hepsinden daha kötüsü; insanın kendi inandığı, yandaşı olduğu ideolojik cephenin hatalarını suçlarını örtbas etmek için susmasıdır. Bu çok insani bir zaaf, sadece bir kesime de özgü değil. Parçası olduğumuz camianın, cephenin, örgütün, cemaatin, vb., hatasını, suçunu göremeyiz; gösterirlerse inanmak istemeyiz. Bize bunu göstereni, farkında olmamızı isteyeni suçlarız. Bir çeşit idrak körlüğüdür bu, ki tedavisi en güç hatta belki de umutsuz olan bir körlüktür. 
 
Görüp duymuyoruz, konuşmuyoruz. Çünkü korkuyoruz. Bu korku toplum olarak bize nereden miras kaldı sizce?
Dinsel kültürümüzden başlayıp siyasal kültürümüze, resmi ideolojiden aile yapımıza kadar bireyi biçimlendiren bütün üst iradeler biat ve itaat ister bizden. Dinden devlete, cemaatten örgüte, hepsi bunu korku yaratarak sağlar. Bu farklı korku çemberlerinin ortasında kalmış bireyin özgürce düşünebilmesi, sorgulaması, yüzleşmesi hiç kolay değil.

Yazar, romanını  çok hızlı yazdığını  ve bunun bir ilk olduğunu söylüyor. Sanırım siz de çok kısa bir sürede yazdınız Çöplüğün Generali’ni… Bu bağlamda romandaki Yazar ile sizin aranızda nasıl benzerlikler var?
Yazarı bu romanı yazmaya yönelten ruh hali, beni Çöplüğün Generali’ni yazmaya iten, hatta zorlayan ruh haliyle bire bir örtüşüyor. Ben de romandaki Yazar gibi, başlamış olduğum başka bir işi bıraktım, okurlarımın bir bölümünden gelebilecek tepkileri göze aldım ve bu romanı yazdım. Tıpkı yazar gibi çok kısa sürede, sadece dört ayda. Benim için bir ilk bu.

Siyasal ve toplumsal sorunlara edebiyatın gücünden ve içinden bakıyorsunuz. Size göre Türk romanı genel olarak sizin yaptığınızı başarabiliyor mu?
Aslında ben hep insana, insanlık hallerine bakıyorum, amacım bu. İnsanın içinde debelendiği, öznesi olmak isterken çoğunlukla nesnesi olduğu siyasal-toplumsal atmosfer, insanın trajedisini anlatmak için bir fondur. Türkiye’de romanda patlama yaşandığı saptamanız doğru. Bu dünyada da böyle. Edebiyat ürününün meta olarak piyasada dolaşıma girdiği bir çağda roman “iş yapıyor”. Edebi türler arasında en çok okunan – ve tabii satan- ürün roman. Bolluk kötü değildir, çürükler arasından iyileri de seçme olanağı tanır size. Ama bolluğun edebiyatın düzeyini kötü etkileyen bir yanı da var. Vitrine mostralık olarak dizilen içi çürük kabuğu parlak elmalar düşünün; alıcı-okur bunlara yöneltiliyor çoğu zaman ve tatlı, sulu, iyi elmalar arada kaynayıp gidiyor. Okurda kolay, yüzeysel, harcıalem olanı okuma alışkanlığı pekişiyor, bu da edebiyatı olumsuz etkiliyor.

2000’li yılların başından beri patlayan Türk romanı yakın tarihe ne kadar ilgili ve ne kadar sert?
Türk romanı yakın tarihle ilgilenmeye başladı, özellikle de son beş altı yıldır bunu izleyebiliyoruz. Ayrıca ‘sert’ olmak gerekmiyor bence, farkındalık yaratabilmek, o tarihi yaşamış olan insanları, onların hikâyelerini iyi anlatmak yeterli. Gerçek yeterince acımasız ve sert zaten.

Belki sormak için çok erken ama yeni romanınızı  ne zaman okuyacağız?
Kucağıma düşmüş, ‘beni yaz’ diyen bir konu var. Eğer bir roman daha yazabilirsem adı Muhteşem Hayatınız olacak. Dediğim gibi; halim, zamanım elverir de yazarsam çabuk bitiririm sanıyorum. Artık biraz acele ediyorum, anlarsınız…

antabuse pillventolin steroidREVIA COST