KENDİ DİLİNDEN UZAKTA BİR YAZAR:SADIK HİDÂYET
İran Sadık Hidâyet adını unutmak istese de o, Oğuz Demiralp’in kitabıyla yeniden kendi topraklarında
Tanrı’nın Azrail’i yanına çağırmasıyla başlar hikâye ve Tanrı Azrail’den Kafka adında bir adamı öldürüp kendine getirmesini ister. Azrail elindeki öldürülecekler listesinde küçük bir oynama yaparak Kafka’nın adını ilk sıraya alır ve canını almak için dünyaya iner. Prag’dan başlar aramaya ve tüm Avrupa’yı dolaşır, ama bulamaz. Tanrıya karşı mahcup olmak istemediğinden hiç ara vermeden devam eder yolculuğuna ve tüm mevsimlerde, tüm kentleri dolaşır… Tanrı’nın huzuruna çıktığında eli boştur. Tanrı Kafka’yı sorar kendisine, Azrail boyun büküp cevap verir, “Yok” der önce… “Sizin yarattığınız evrende Kafka adında bir adam yaşamıyor.” Tanrı öfkelenir bu sözün karşısında, belki de ilk defa istediği bir şey yerine gelmemiştir. Gür sesiyle bağırır Azrail’e “Git o zaman onu kendi yarattığı dünyada bul ve getir.”
DOĞU’NUN KAFKA’SI
Böyle bir hikâye anlatılır Batı’da Kafka’nın ne kadar büyük ve ne kadar özgün bir yazar olduğunu vurgulamak için. Bu tip hikâyeler elbette Batı kültürünün ürünleri değildir… 1001 Gece Masalları‘nın çevirileriyle Batı tanıştığı bu masallardan yeni masal, öykülerden yeni öykü yaratmış ve övgüsünü de sövgüsünü de bunlarla yapmaya başlamıştır. Elbette, Kafka belki de yeryüzünün en özgün ve en kendi halinde yazarlarından biridir ve sadece kendinin yaşadığı bir dünya yaratmaya başlamıştır. Ama biri daha vardı, bu hikâyeyi sonuna kadar hak eden ve bu hikayelerin yazıldığı topraklardan gelen… “Doğu’nun Kafka’sı” denir ona, ama bu tanım bile tam olarak karşılamaz onun önemini. Çünkü bir kıyaslama vardır. Kafka nasıl Tanrı’nın yarattığı bu evrende var olmamış ve kendine bir dünya kurmuşsa, o da tıpkı başka bir evren yaratıp orada yaşamıştır. Sadık Hidâyet ne bizim bildiğimiz anlamda Doğulu olmuş ne de sürgün yıllarında Batılılaşmıştır, Sadık Hidâyet hep başka bir yerdedir ve bu evreni ne Kafka, ne Tanrı yaratmıştır, o her şeyin temelini kendi atmıştır. Müslümanların Tanrı’sı kendine eş koşulmayı sevmediğinden dolayı, başka bir evren yaratır Sadık Hidâyet de, yetiştiği topraklarda yasaklanmış, yazdığı yerlerin uzağında kalmış ve çok uzaklardan kendi ülkesine, orada geçen çocukluğuna ve gençlik yıllarına bakarken, puslu bir perdenin arkasından kendi dünyasını yaratmıştır. Çünkü böyle yapmak zorundaydı o ve İran hâlâ onu yasaklıyordu. Ama bu yasaklar yavaş yavaş delinmeye de başladı. Çünkü uzun zaman sonra, kısa bir süre önce İran’da Sadık Hidâyet ismi yeniden anıldı. Bu ismi tüm yasaklara ve yok sayma çalışmalarına rağmen İran’a hatırlatan isim de Oğuz Demiralp oldu. Demiralp’in yazdığı Kör Okur Sadık Hidâyet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi, Kelag-e Sefid Yayınevi’nce Farsça yayımlandı. Ve tabii ki, yazımı bu kadar kolay ve basit görünen bu cümlenin gerçekleşmesi o kadar kolay olmadı. Kitap Farsçaya 2006 yılının haziran ayında çevrilmişti. Yayımlanması için izin alması gerekiyordu ve İran hükümeti bu izin için kitabı tam üç yıl bekletti. Dönemin Tahran Büyükelçisi Hüsnü Gürcan Türkoğlu’nun önerisiyle gerçekleşecekti ve bu yakın dönem İran edebiyatı için devrim niteliğinde bir atılımdı. Neden bu kadar zordu Sadık Hidâyet adını anmak İran’da… Ya da Sadık Hidâyet yazmak dışında ne yapmıştı ki…
MONARŞİYE DİRENDİ
Tüm hayatını Batı edebiyatı çalışmalarına adamıştı Sadık Hidâyet. İran tarihi ve folklorunu araştırıyor, İran’nın kültürünü ve Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yok etmeye çabalıyordu. Batı’nın birçok yazarını kendi süzgecinden geçirerek yorumladı ama en çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka’yla ilgilendi ve bu yüzden Kafka’yla arasındaki bağ o zamanlar kuruldu. Çünkü Kafka’dan ne kadar çok etkilendiği aşikârdı. Hidâyet’in suçu yazmaktı, birçok Doğulu yazarın ortak suçu işleyip ortak cezalar aldığını ve tarihin ortak bilincine bunların kazındığı biliyoruz. O kendinden öncekiler gibi yazdı. Hikâyeler yazdı, tarihi oyunlar kaleme aldı. Bir seyahatnameye imza attı ve dergilerde yazdıkları yayımlandı. Edebiyatı eleştirdi. Fransızcadan çeviriler yaptı. Bu çevirileri bir yana bırakırsak, onun işlediği en büyük suç İran dilini ve edebiyatını önemsemek, belki hak ettiğinden fazla önemsemek, kendi dilinin dünya edebiyatının bir parçası haline gelmesi için çalışmaktı ve bunu da başardı. Batı’nın en çok tanıdığı İranlı yazarlar arasında yerini aldı, ama kendi ülkesi ona yaşama şansı vermedi. Bunu sadece ona değil, dediğimiz gibi birçok yazarına yaptı ve Fars dili sanki yazılmak istemiyordu. Kağıtlara dökülmesi günahtı sanki bu dilin…
Tek sorun elbette ki edebiyat değildi ve bir yazar elbette ki yaşadığı çağın her şeyinden sorumluydu. O da öyle yaptı, edebiyata saygınlık kazandırmaya çalışırken ülkesinin saygınlığı gitgide düşüyordu. Ülkesi geriliyordu ve Sadık Hidâyet bu gerilemenin sebebi olarak gördüğü monarşiye karşı tavır aldı. Edebiyat eleştirilerinin yanında İran’ı da eleştirmeye başladı, ama monarşi eleştirilmeyi sevmiyordu. Hidâyet bir numaralı düşmandı artık, hatta vatan hainiydi. İslam devrimine karşı çıkan bir zıdıktı… Böyle bir adamın İran’da yeri yoktu. O da yeri olmadığını anladı ve gitti şimdi ise kendi ülkesinde yeri olmayan birçok yazar, şair, ressam ve sinemacının yattığı bir mezarlıkta yatıyor. Belki de benzer acıları yaşamış Yılmaz Güney‘le birlikte Père Lachaise mezarlığının karanlığında uzun uzun sohbetler yapıyor geceleri. Azrail hâlâ Kafka ve onun dünyasına girmeye çalışıyor canlarını almak için…
FERHAT ULUDERE
-
misafir


