Futbol ve sinema
Tartışmalar devam ederken futbol mevsimi tüm heyecanıyla başladı, vesile oldu, futbol ve sinema lişkisini mercek altına aldık
Sinemanın futbolla ilişkisi her iki durumun da seyredilesi olmasından ibaret değil ama ortak bir seyir kültürüne hizmet ettiği de söylenebilir. Popüler sinema izleyicisinin seyrialeme dalarken yaşadığı heyecan, bir fanatiğin maç izlerken kendini kaybetmesiyle özdeş bir haldir. Toplumsal cinsiyet içerisinde değerlendirecek olursak da bir kadının romantik bir film izlerken yaşadığı süreç, takımının gol attığı anda yaşadığı heyecanla yerinden doğrulan erkek seyircinin hissiyatıyla benzeşir. Futbol ve sinemanın bu anlamda benzeşen duyguları dışarı çıkarmadaki maharetinin birçok kitaba, filme konu olmuşluğu vardır.
Seyretme heyecanı dışında futbolun kendisi bizzat sinemanın konusu olur, bu konuda sinema tarihinde yüzlerce örnek bulmak mümkün. Türk sinemasına bakacak olursak da gelişkin bir futbol kültürü ve endüstrisine sahip olan bir ülke olarak sayıca yine de çok değil futbol filmleri. Hatta dizilere bile bakacak olursak mahallenin futbol takımı üzerine kurulu senaryolarla akılda kalan reyting rekorları kıran bir örnek yok. Türkiye futbol endüstrisi açısından gelişkin, dünyaca ünlü futbolcular gelip top koşturuyor, harcanan paraların haddi hesabı yok, insanlar yemiyor içmiyor maça gidiyor ya da bir şekilde seyretmenin yollarını arıyor ama beyazperdeye yansıdığında pek de ilgi çekici gelmiyor anlaşılan.
Ümit Efekan’ın yönettiği 1985 tarihli Ya Ya Ya, Şa Şa Şa filmi bir futbolcunun ünlü olma ve istediği kızı elde etme sürecinde yaşadığı deformasyonu çok güzel anlatır, kapıcının oğlu iken apartmandaki futbolcuya özenen delikanlı, babasının tüm itirazlarına rağmen gün gelir ünlü olur ve özendiği futbolcuyla benzer deneyimleri yaşamaya başlar.
Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın başrollerinde oynadığı, şehre hazine aramaya geldikleri seri filmlerden birinde, kazdıkları yer futbol sahasına çıkar. O sırada da sahada Kayserispor maçı oynanmaktadır, bir yandan skora bakarlar, bir yandan da yerin altından doğrularak Kayseri tezahüratı yapmayı ihmal etmezler. Futbolun en önemli özelliği zaten sınıfsal ayrıma gerek kalmadan işçi, köylü, eğitimli, eğitimsiz ya da elit, herkese hitap edebilen bir spor olması; dünyanın en zengin adamı ile en fakir adamı takımının maçını izlerken aynı keyfi alabilier.
Aziz Nesin’in eserinden uyarlanan, 1980 yapımı Kartal Tibet’in yönettiği Gol Kralı’nın başrolünde ise Kemal Sunal vardır. Âşık olduğu kızın futbol sevdalısı olduğunu öğrenen Sait, onun kalbini kazanmak için futbolcu olmaya karar verince olaylar gelişir. Film, Kemal Sunal klasiklerinden biri değildir, Aziz Nesin mizahı da perdeye yeterince yansıyamamıştır. Metin Oktay’ın kendi hayatını oynadığı 1965 tarihli Taçsız Kral da gerçekçi bir biyorafi örneği. Futbolcunun gerçak hayat öyküsüne dayanan filmin yönetmeni ise Atıf Yılmaz. Türk sinemasında az rastlanır bir biçimde başrolü ünlü futbolcu Metin Oktay’ın kendisinin oynaması filmin en önemli özelliği.
MAHALLELİ FUTBOLCULARIN KÜTÜPHANE İLE İMTİHANI
Merkezde olmasa da kıyıdan köşeden futbolla ilgili bir diğer film de Mehmet Dinler’in yönettiği 1962 yapımı Aşk Yarışı. Mahallelinin futbol izleme aşkı da kayda değer, yaşlı teyzeler bile hakeme söyleniyor. Yakışıklı bir mimar ile bir futbolcunun, tayini İstanbul’a çıkan genç öğretmen Zeynep’i elde etme çabasının komik bir şekilde anlatıldığı filmde, futbolcu Fikret -ki Fikret Hakan canlandırır- Zeynep’i tavlamak için her yolu dener, hatta futboldan başka pek bir şeyden anlamayan takım arkadaşlarını kütüphaneye üye olmaya bile zorlar. Bu sahneler Türk sinemasında futbolcunun kitapla imtihanını gözler önüne seren naçizane sahnelerdir. Kırmızı ve Siyah adlı kitabı futbolculardan biri alır, diğeri sorar: “Karagümrük forması olmasın?..” Ya da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza klasiğine gelen yorum şöyle olur: “Hakem talimatnamesi olmasın?” Diğeri yanıtlar: “Yok be, para dalgası için yolsuzun biri kocakarıyı boğazlıyor, uyuz olmamak işten değil.”
Son döneme gelecek olursak Türk sinemasında Serdar Akar’ın futbola ilişkin bir şeyler yapmaya çalıştığını görürüz. Serdar Akar futbolu önemseyen, bunu filmlerine serpiştirmeyi seven bir yönetmen. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar da başlı başına bir örnek. Filmde, tek amaçları Amatör Kulüpler Ligi’nde şampiyon olmak olan Esnafspor’un futbolcuları ile antrenörü Hacı’nın 80’lerde geçen hikâyesi anlatılır. Mahalle takımı olmayı, birlikteliği, baştan sona anlatan ender Türk filmlerinden biridir. “Hayat fena halde futbola benzer” düsturunu hem kullanır hem de gösterir, amatör bir takımın koskoca bir futbol endüstrisine karşı giriştiği mücadeleyi de yüceltir. Serdar Akar’ın futbol sevgisi son filmi Barda’da da kendini gösterir. Konu itibariyle çok farklı bir yere oturan Barda’da bile bir grup gencin salon futbolu oynaması Serdar Akar’ın futbol göndermesi olarak açımlanabilir. Ayrıca koyu Beşiktaş taraftarı olan ve bir Beşiktaş filmi yapması beklenilen yönetmen Zeki Demirkubuz’un bu konuda bire bir futbolla ilişkin olmasa da bir projesi var.
PEKİ YA KADIN?
Kadının futbolla kurduğu ilişki genelde erkekler üzerinden; en azından böyle bir önyargı mevcut. Diğer yandan kadın taraftarın artık daha cesur olduğunu, spor yazarlığı, spor haberleri sunma gibi konularda ilerlediğini gözlemlemek de mümkün. Hatta artık maç bile anlatıyor kadınlar. Jafer Panahi’nin İran’daki kadınların futbol merakını anlattığı filmi Ofsayt çok güzel bir örnek. Hem İran gibi bir ülkede kadınların futbolla kurdukları ilişkiyi anlatıyor hem de adını kadınların hiçbir zaman anlamadığının düşünüldüğü, ofsayttan alıyor. Halbuki dikkatli bakınca rakip oyuncuyla kale arasında muhakkak bir oyuncunun bulunmasını herkes anlayabilir. Bir grup kadının, kadınlar tuvaleti bile olmayan stada girip millî maç izleme mücadelesini anlatan Ofsayt, futbol sevgisini dışlanmış bir cinsiyet haliyle karşılaştırarak çözmeye çalışıyor.
Çok farklı bir ülkeden başka bir örnek de Gurinder Chadha’nın yönettiği Hayatımın Çalımı Beckham. Burada futbolcu olmak isteyen Hintli bir kızın gizli gizli bir takımda futbol oynamaya başlamasıyla yaşananlar anlatılır. Küçük Hintli kız hem göçmendir hem de futbol için çoktan dışlanmış bir cinsiyete sahiptir. David Beckham gibi olma hayalleri kurarken ailesine yakalanır.
NAZİ’DEN TAKIM KURMAK…
John Huston imzalı Zafere Kaçış futbol filmleri içerisinde özel bir yere sahip, hatta sadece bir futbol filmi olarak değil sinema tarihi için de önemli.
II. Dünya Savaşı sırasında çıkan propaganda olaylarını bastırmak için Nazi futbol takımının subayları, savaş mahkûmlarının kurduğu futbol takımı ile maç yapmaya girişir. Bunu kamptan kaçmak için fırsat bilen mahkûmlar maç sürerken kaçma planları yapar. Ama mağlubiyet sadece futbol içinde değil, kaçma planı yerine çıkıp sahada savaşmayı tercih ederler. Futbol filmleri arasında da en bilindik örneklerden biri olan Zafere Kaçış’ın başrollerinde Michael Caine ve Sylvester Stallone gibi isimler var. Ayrıca futbol efsanesi Pelé de filmin sürprizi.
Futbol, belgesellerin de vazgeçilmez meselesinden biri… Ünlü yönetmen Emir Kusturica’nın da bir örneğini çektiği Maradona’nın hayatını anlatan biyografik örnekler olduğu gibi, takımların tarihi üzerine kurulu filmler de var. En yenilerinden biri geçen yıl Çarşı ile ilgili olan Asi Ruh, burada Beşiktaş takımının tarihinden ziyade artık efsane olmuş taraftarının motive olma biçimleri ile futbolu hayatlarının içerisinde nasıl bir yere koydukları anlatılır. Taraftarlığın hayati bir mesele olduğunu insanların bu uğurda neler feda edebildiklerini gerçek örneklerle gözler önüne seren Asi Ruh, Çarşı grubunun anatomisini çiziyor.
Belgesel, kurmaca, biyografi ya da değil, sinemada her zaman futbola yer var. Burada yer verilemeyen onlarca farklı film sinema ile futbol ilişkisinin değişik biçimlerde anlatıyor. Maradona’nın eliyle gol attığı düşünülen o ünlü dünya kupası maçı hep tartışılmıştır. Maradona ise o elin kendisinin değil “Tanrı’nın eli” olduğunu söylemiştir. Sinemada da futbolun elinin değdiği yerler var, ne de olsa futbol asla sadece futbol değildir.














Comments on this entry are closed.